Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   19.11.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
Çevrebilimin önlenemez yükselişi (2) (The inevitable rise of environmental science (2)) 22.02.2005

Nalan ARSOY - GAINER
- 00.00.0000
Yüksek Makine Mühendisi, PT Consulting Co. ve Gainer Industries Inc. kurucusu,

Washington’da oturuyor. Enerji ve çevre sektörlerinde çalışıyor.

web adresi: http://www.gainer-industries.com

 


2003 yılının yazında bir taraftan İstanbul’da yapılan Dünya Felsefe Kongresi tebliğleri hakkında medyada çıkan çok eksik, özensiz, çalışılmamış haberlere kızarken, diğer taraftan kongrenin çevrebilim-odaklı çalışmaları dikkatimi çekmiş, bu bilim dalının felsefe sayesinde kazandığı bugünkü olağanüstü üstünlüğüne şaşırmıştım. Bir önceki yazımda (Çevrebilimin Önlenemez Yükselişi –1) çevrebilimin ‘utilitaryen’ felsefik temelini birazcık açmıştım. Bu yazıda onun toplum kurumlarına ve günlük hayatta bizlere yaptığı etkiler hakkında birkaç örnek veriyorum.

Benim gözümde çevrebilim, ekonomik ve fen bilimlerinin en başarılı sentezini oluşturan bir bilim dalı. Bu başarı, yeni toplum kuralları oluşturmada prosese hükmettiği gibi, günlük hayatta verdiğimiz tüm kararlara da aynı ağırlıkla hükmetmesinden belli.  Bunun yanında, daha önce de üstüne bastığım gibi, bu dominant rolü sadece ‘böylesi insancıl ve ahlâklı’ demekle değil, acımasız mantık ve hesaplamalarla ispat ederek oynuyor.

 
Çevrebilimde her gerçek bilimsel teori gibi bir ‘ideal durum’ yaratılarak o ideal durumdan sapmaları incelemekle ampirik düzeye inilir.  Tüm sosyal, finansal, mühendislik konuları için birer ideal durum teorize edilir, buna karşılık gerçek dünyadaki sapmalar irdelenir.  İdeal duruma, hiç de şairane olamayan bir şekilde ‘ideal  piyasa şartları‘ denir. İdeal piyasada ‘mutlak verimlilik’ hakimdir, yani kurumlar ve bireyler en kısa yoldan, en ucuz ve hızlı şekilde görevlerini yerine getirirler, toplumda en yüksek seviyede mutluluk, huzur, ve güven hakimdir, tüm işlemler, mal ve para en düşük kârla el değiştirir. 
Gerçek dünyada ise derece derece ‘piyasa verimsizlikleri’ mevcuttur.  Bazı toplumlarda verimsizlikler son derece yüksektir, akut haldedir, durum son derece vahim hal almıştır.  Amaç ideal piyasaya doğru yaklaşmaktır, dolayısıyla reform ve kurumlar dışı tüm bireysel davranışlar hep verimsizlikleri ortadan kaldırmak için uğraşmalıdır. 

Verimsizliklere örnek her toplumda o kadar çoktur ki, insan adeta bir verimsizlik bombardımanı altında güçlükle ayakta kalabilmektedir.  Yolsuzluklar, torpil, adaletsizlik, cehalet, belediyenin bürokratik işlemleri, trafikte başkasının hakkını yemek, aile içinde gaddarlık, kötü öğretmene iş vererek çocuğunuzun kötü yetişmesine sebep olmak gibi verimsizliklerin haddi hesabı yoktur.  Açıkçası hayattaki hemen her şey. Tahmin ettiğiniz gibi, bu verimsizliklerin tam zıttı olgu ve olaylar ideal durumun parametreleridir; ‘ideal piyasanın’ yüksek verimlilikte çalışması verimsizlikleri ortadan kaldırmakla mümkün olacaktır.  Kısaca, sıfır yolsuzluk vakaları olan, hiç torpille iş yapılmayan, adalet sisteminin kusursuz çalıştığı, belediyede işinizi en kısa sürede hallettiğiniz, trafiğin bir rüya gibi aktığı, aile içinde huzur ve mutlu günlerin en yüksek seviyede olduğu, olağanüstü öğretmenlerin yetiştiği, çocuklarınızın mümkün olan en ideal şekilde geleceğe hazırlandığı bir dünya. Ütopik, değil mi?  Ancak, çevrebilim bize mümkün olan en verimli bir toplum ve gezegen yaratma amacını veriyor.  Bunu yaparken de gezegen ve insan ilişkisinin mutlak şartlarını acımasızca veriyor. ‘Gezegenin yaşatılması insan neslinin devamı için gerek ve yeter şarttır’ diyor. 

Çevrebilimin tüm enerjisi verimsizlikleri ortadan kaldırmak için toplum kuralı, reform, teknoloji geliştirme uğraşlarının artı değer yaratma etkilerini incelemeye adanmıştır. 

Bu çerçeveden ülkemize bakınca çok vahim bir manzara karşımıza çıkıyor.  Gazete köşe yazarı Cihan Demirci velut kalemi ile her yazısında Türkiye’den akılsızlık manzaraları verir. ‘Akla ziyan ülke’ der sayın Demirci, örneğin 13 Temmuz 2004 Radikal İki’de, insanımızın algı yeteneğinin düşüklüğünden, birey olarak oldukça zeki olup da toplumsal davranışlarımızdaki bencilliği anlatır.  Anlatırken de duyduğu acıyı etkili bir şekilde aktarır.

Demirci gibi birçok köşe yazarımız her gün bizlere katmer katmer bu tür haberler verir.  Onlardaki bu hep toplumumuzdaki kötü tarafları görme zayıflığı bende de var, maalesef.  Yani, verimsizlikleri görme ve acı duyma hassası.  Birkaç yıl önce tekrar Türkiye’de oturmaya başladığımdan beri beni gittikçe depresif, mutsuz bir insan yapan şeyler işte bu çevrebilimin verimsizlikleri.  Her gün bu verimsizlikler bombardımanı altında kalıyorum.  Ne kadar görmek, anlamak istemesem de, zehir zemberek her gün duyularımdan bana her şekilde ulaşmayı başarıyor bu meretler – sağ olsun, medya organları, sonra sırf sokağa çıkmakla bana doğru avuç avuç akıyor bu mutsuzluk seli. Her adımda verimsizlik üzerine verimsizlik: TL’nin neredeyse iki yıldan beri tüm yabancı paralar karşısındaki çıkışına rağmen hâlâ ithal malı saç boyasının fiyat artışlarını kabul etmediğim zaman beni azarlayan berberi mi anlatsam; yol bilmez gibi davranan, insanın zekası ile alay edercesine Ankara gezisine çıkarmaya niyetli taksi şoförünü mü; küçücük bir işlem için birkaç gün beni işimden gücümden eden belediye kırtasiyeciliğini mi… Birey ve toplum olarak ne kadar verimsiz yaşadığımızı, akla ziyan ülke olduğumuzu düşündükçe insan  mutsuz oluyor.

İşimden dolayı Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar adına şu ‘uzaktan gelen, hiç lazım olmayan, istenmeyen uzman’ olarak birçok devlet yetkilisi ile görüşürüm. Dinlediklerimi, gördüklerimi, topluma adına o koltuğa oturmuş bazı insanların mantık diye önüme sürdükleri zırvalıklara hala alışabilmiş değilim. Bu durumu tanımlayıcı özel bir ifade bile geliştirdim kendi kendime: “Aşağı doğru giden  bir girdaba kapılmış toplum” diyorum ben buna. Girdabın yarattığı momentum öyle güçlü ki, başka şartlarda aynı insan çok mantıklı davranabilecekken, bu şartlarda böyle saçmalıyor, zira çok güçlü bir güç onu bu davranışa itiyor. Elinde değil, yani.  Bu tür girdaplar toplumda aklın, mantığın, ahlakın gittikçe istenmeyen şeyler olmasına sebep oluyor.  Örneğin, aşağıya doğru çeken girdaba iyice kapıldıysanız, Taliban iktidarı gibi rezillikleri getiriyorsunuz toplumunuzun başına; o girdaba tutuldunuz mu saçmalık üzerine saçmalık (verimsizlik üstüne verimsizlik), saflığı aptallık, onu da aleni ahlaksızlık izliyor, toplum işe gittikçe daha hissizleşerek olanlara ‘dur’ demek için hiçbir şey yapmaz oluyor, toplumsal sorumluluk duygusu gittikçe yok oluyor.  Meydan ise resmi ve gayri resmi birtakım tayfalara kalıyor.

           

“Yukarı doğru girdaplar” ise Rönesans gibi olayların tohumunu, kök tutmasını, çiçek gibi açmasını, yeni bir medeniyetin doğup gelişmesini sağlıyor.

Başımdan geçen ilginç bir ‘verimsizlik’ olayını, Cihan Bey kadar renkli anlatamayacağım için üzülerek aktarıyorum. İstanbullular bilirler, İstanbul’un ‘medyatik’ ‘high society’sinde ‘armatörler’ vardır, şu deniz taşımacılığı yapan, deniz ticareti ile uğraşan firmalar.  Köklü İstanbullunun burun kıvırdığı ama genelde medyanın dilinden düşmeyen ailelerdir bunlar. Hemen herkesin ilgiyle izlediği şaşaalı düğünleri, yatları, verdikleri yemekler, bol para harcamaları magazin haberlere sıkça konu olurlar. Fransa’nın en pahalı sahillerinde bilmem kaçıncı evlerini satın aldıklarını filan okuruz gazetelerde, ihya oluruz. Hatta rahmetli eski kayınvalidem dillere destan bir Kadıköy’lü güzel iken meşhur bir armatörün oğlu onu ailesinden isteyince, ‘dışarlıklı’ diye onu reddetmiş (İstanbullu leksikonunda ‘sonradan görme’, ‘kıro’ demek), bu beyefendinin ve ailesinin 40-50 yıl boyunca durmadan çıkan gazete haberlerine sabretmişti.

Türk denizciliğinin en az iki yüzyıldan beri en önemli özelliği, sınırlarının 4/5inin deniz kıyısı olmasına rağmen denizden hiç para kazanmayan bir sektör oluşu.  Aksine, uzaydaki kara deliklere benzer şekilde madde ve enerjiyi yutan bir sektör bu.  Devlet baba bu sevgili sektörümüze asırlardan beri asla geri dönmeyen yatırımlar yapar, adına ‘istihdam yaratmak’ der, armatörlerimiz korkunç zengin olurken, 50 bin kadar insan da dünyanın en pahalı deniz taşımacılığını yapan Türk gemilerinde birkaç kuruşa çalışır. Tüm bu prosesi de Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı adındaki devlet kuruluşumuz regüle eder.

           
Bundan üç yıl kadar önce bir gün bu müsteşarlığa bir projem hakkında bir zat ile görüşmeye gitmiştim.  Konu sektörün durumuna geldi çattı tabii. Dünya Bankası ile çalıştığımızı bilen yetkili “Nedir yahu?, dedi, şu Banka’dan da bıktık yani. Yok, denizcilik sektörümüz aşırı riskliymiş, yok rekabet edemiyormuşuz, yok işçiliğimiz yüksekmiş, bu lafları söyleyip dururlar, kaç defa kredi istedikse bizi geri çevirdiler.  Halbuki bu sektörden bunca kişi ekmek yiyor.” Anlaşılan, Dünya Bankası’nı fakirlere iaşe dağıtan, İller Bankası gibi yolunacak tavuk misali bir kurum olarak düşünen birçok Türk üst-düzey etkili ve yetkiliden biri idi bu beyefendi de. Ben de dünyada her uluslararası yönetim öğrencisine verilen ilk derslerden biri olan ‘rekabet avantajı’ hakkında biraz konuştum.  Sektördeki konsolidasyonun çok ileri olduğunu, dolayısıyla en kaliteli, en ucuz ve en yüksek teknoloji sahibi olmadıkça ne gemi yapımında ne de taşımacılıkta artık rekabet edilemediği, çok yaşlı filomuzla zaten hiç kimse ile rekabet edemeyeceğimiz gibi şeyler anlattım. Dikkat ediniz, ben ona anlattım, o bana değil.
Bu söylediklerimin üzerinden sadece birkaç dakika geçmişti ki, bu yetkili şahıs konuşmalarının arasında bundan 10 yıl kadar önce bu sektöre (tersane sahibi armatörlere ve tersanelere) 300 milyon doların üstünde devlet kredisi verildiğinden bahsetti. “Peki, bu kredi geri ödendi mi?” diye sorduğumda “Hayır, zannetmiyorum, hiç geri ödeme yapılmadı.”dedi. Ben de, umut bu ya, acaba birkaç dakika önce kendi söyledikleri ile bu cümle arasındaki mantık ilişkisini (daha doğrusu, zıtlığını) fark edip de kendi diliyle yarattığı saçmalıktan nasıl çıkacak, nasıl ilk söylediğini savunacak diye merak edip sustum, adamı seyrettim ve bekledim.  Çıt yok. Bırak mantıksızlığı anlayıp utanmayı, ne söylediğini anlayıp uyanmadı bile bu yetkili ve etkili zat.  Aşağı doğru girdapta mantığın, esamesi de okunmuyor, anlaşılan.
 

Yani, birkaç tane sonradan görme zengine gelecek nesillerin olmayan paralarını akıtacaksın, güzelce yiyip bitirecekler, Avrupa’larda malikanelerde yaşayacaklar.  Sonra krediyi veren bile değil, herhangi bir başka finansal kuruluş biraz ev ödevi yapacak, bu tür kredilerin akibetini takip edip size kötü kredi notu verecek. Böyle geri ödenmeyen kredi örnekleri sayesinde ülkenizin güvenilmez, üçkağıtçı özel sektörü ile kafası çalışmayan memurları olduğunu görüp size kredi vermeyi reddettiklerinde siz kızacaksınız. Bu har vurup harman savurmaya da, insanların zekaları ile alay edercesine ‘istihdam için yapıyoruz’ başlığını koyacak, size inanmalarını bekleyeceksiniz. Ve bu iki ile ikiyi toplayamayan, ağzından çıkan zırvalıkların bile farkında olmayan, olayın ahlaksızlık derecesini anlamaktan tamamen aciz zavallılar bizim kurumlarımızı yönetiyor, bizim çocuklarımızın geleceği için kullanılması gereken paraların harcanacağı yerlere karar verme yetkisine sahip oluyor. “Memleketi satıyorlar” mavalı ile özelleştirmeye karşı çıkıyor, “Memleket elden gidiyor”lu komplo senaryolarını ise hiç elden bırakmıyor bu zatlar. Pişkin pişkin tüm olumsuzlukları (işlerine gelip gördüklerini sadece, idrak edemediklerini değil) bir önceki iktidarlara sıvıyor, her gün bize sevgili medya aracılığıyla tüm bu saçmalıkları yutturmaya çalışıyorlar.

 
Tamamen vurdumduymaz bir seçmen ve vatandaş olmak hangi verimsizlik seviyesinde mümkün olur bilmiyorum.  Her ‘ideal düzen’ durumunun bir teorik ‘tam kaos’ karşıtı olduğuna göre, gerçek hayatta da böyle bir durum mutlaka vardır.  Örneğin, Afganistan, Irak gibi yerler bu tam kaos kavramına biraz ulaşıyor galiba. Biz de arada bir yerlerdeyiz gibi, girdaba tutulmuş gidiyoruz.
Bangladeş gibi dünyada ‘en fakir, en geri....’ olan bir ülkenin ardından en fazla toprak erozyonuna sahip ikinci ülke olmanın kepazeliğini anlamayan, ‘99 depreminin üzerinden geçen dört yılda dişe dokunur hiçbir bina inşaat yönetmelik uygulamalarını yerleştirememiş bir yönetim ve mühendislik camiası olan bir ülkede yaşıyoruz. Tüm bu verimsizlikler, bu ülkeye aklın henüz uğramadığının kanıtları değil de ne?
 
Ana-babalarımız yemeyip içmeyip bizi okutuyor ama hayata atıldığımızda en mantıksız, en akıl almaz, varoluş sebebi çoktan yok olmuş binlerce bürokratik ‘kural’la boğuşarak işgünümüzü heba ediyoruz.  Verimsizliğin en büyüğü ise şu: Türk işyerinin verimi dünyada en düşüklerin arasında. Yaşam kalitesi standartları bakımından ise bu büyük millet en zavallı toplumlardan biri. Aşağı doğru girdaba öyle bir tutulmuşuz ki, bu ‘en’lerin sayısı bitmiyor.
 

Ancak, çevrebilim disiplini bizim gibi ülkeler için bir umut ışığı oluşturuyor.  Zira çevrebilim, bu rezilliklerin tümü bitmek zorunda, bitmeli, mantıken toplumlar iyileşmeye doğru gitmek zorunda (insanın en güçlü içgüdüsünün kendi neslini devam ettirmek olduğu için) refah ve mutluluğu gerçekten çoğaltıcı şartlar tesis olacak, ideal piyasaya en yakın şartlara mutlaka gelinecek, çünkü verimsizlikler yok olmaya mahkum diyor. Bir bakıma, çevrebilim mazlumların yanında ve onlar adına ‘Beyler, bu düzen böyle gitmeyecek, sizler yakında tarihin tozlu, şerefsiz sayfalarında kaybolup gideceksiniz’ diye bağıra bağıra  doğru yolu gösteriyor. Anlayana sivrisinek saz…

           
            “Hayal kurmak demek onu gerçekleştirmek demektir” der Amerikan kültürünün en beğendiğim düsturu. Ben de akıl ve sağduyunun mutlaka bu memlekete de geleceği hayali ile yaşıyorum. Buna sadece çevrebilim böyle emrediyor diye değil, aksine inanırsam aklımı kaçıracağımdan korktuğum için inanıyorum. Çevrebilime bu nedenle can havliyle sarılmış durumdayım.

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr