Yönetim Mevzuat Tüzük İletişim   19.11.2017

AK Enerji
AKÖZ Grubu
BAYINDIR Holding
BEREKET ENERJİ
BİLGİN ENERJİ YATIRIM HOLDİNG
BOREAS ENERJİ
Borusan EnBW Enerji Yatırımları ve Üretim A.Ş.
ÇALDERE
ÇİMTAŞ ÇELİK İMALAT MONTAJ ve TESİS A.Ş.
Das Mühendislik ve Enerji Yatırımları A.Ş.
ENİMEKS
Epuron GmbH
ERKO Şirketler Grubu
GALKON
GÜNGÖR ELEKTRİK
GÜRİŞ İnşaat ve Mühendislik A.Ş.
HAREKET Proje Taşımacılığı ve Yük Mühendisliği A.Ş.
HEXAGON Danışmanlık ve Ticaret A.Ş.
HİDRO DİZAYN
KARESİ ENERJİ A.Ş.
LNG Process A.Ş.
MASTER DANIŞMANLIK MÜMESSİLLİK VE TİCARET  A.Ş.
OZG Enerji İnşat Taahhüt Sanayi ve Ticaret A.Ş.
PERFECT WIND
RES ANATOLIA
SANKO ENERJİ
SOYAK Holding
TÜRKERLER İnşaat
USLUEL A.Ş.
Vestas Türkiye
YENİGÜN İnşaat
YILDIRIM GRUP
ZORLU Holding
© 2005 RESSİAD
 
Makaleler
Gazeteci Sayın Yalçın Doğan’a yanıt:Kyoto 2015’e kalamaz, çünkü.... (Reply to journalist Yalçın Doğan: Kyoto Protocol has to be signed before 2015, because...) 26.02.2005

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR
-

Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

e-mail: ultanir@dialup.ankara.edu.tr

        
 


Artık solculuk kalmadı desek de, liberal ilkeler ağır basıyor olsa da, sol görüş bazen nüksedebiliyor. Bunu arada bir değerli köşe yazarlarımızda görüp izleyebiliyorsunuz. Ben de eski bir köşe yazarı olduğumdan, meslektaşım diyeceğim değerli bir köşe yazarımız, şimdi Hürriyet gazetesinde olsa da, herhalde Cumhuriyet’te yazı yazdığı günlerden kalma ağız alışkanlığı ile kapitalizme hücum edince, şaşırmadım değil. Şaşırmamın nedeni, her nedense çevreciliği buna alet etmiş olması. Oysa çevreciler yeşillere, yeşiller de dünün solcularına yakındırlar ve kapitalizme karşıdırlar. Gelin görün, saygıdeğer köşe yazarımız Yalçın Doğan, 18 Şubat 2005 tarihli Hürriyet gazetesindeki, “Kyoto ancak 2015’te, çünkü” başlıklı köşe yazısını, “Kapitalizm, dünyanın karşısına çevre postuyla çıkıyor” cümlesiyle bitirmiş. Bence kapitalizm post değiştirmedi, ama dün kirlettiği çevreyi bugün temizlemek için diyet ödemeye başladı.
 
Sayın Doğan yazısına, “Türkiye kaldıracak durumda değil, bu anlaşmayı imzalayamaz, en az 30-35 milyar Euro yatırım gerek, zaten bize, fabrika yapmayın diyor Avrupalılar” cümlesiyle başlamış. Hemen ardından açıklama yapıyor, “Çevre ve Orman Bakanı Pepe’ye ait bu sözler” diyor. Sayın Pepe bunu tam böyle mi söylemiştir, öncesine ve sonrasına eklediği bazı cümleler var mıdır? Bilemiyorum. Böyle söylemişse, Sayın Bakanın bu sözlerinde ben politik pazarlığa zemin hazırlamak isteğini görüyorum.
 
Sayın Doğan yazısının devamında 140 ülkenin imzaladığı Kyoto anlaşmasını, Türkiye imzalamıyor diyerek nedenlerini sıralamış. İmzalamayan bir diğer ülkenin Amerika olduğunu da söylemiş. Doğru, kapitalist Amerika bu anlaşmayı imzalamamakla bir insanlık ayıbı yapıyor. Kyoto’nun imzalanmasının sanayiye fren olduğunu yazmış. Bunu da Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Osman Pepe’nin açıklamasına dayandırmış. Sayın Pepe’nin bu inançta olduğunu sanmıyorum. Belki de sözlerinin Sayın Yalçın Doğan tarafından yorumlanış biçimine Sayın Osman Pepe şaşırmıştır. Kendisiyle bu konuyu görüşeceğim ve şaşırmadım derse ben şaşıracağım. Çünkü, Sayın Bakan’ın sözlerinde ince bir politika var.
 
Karbondioksit emisyonunu artıran, sanayiden önce enerji sektörü ve kömür santralları. Ondan sonra sırada petrol geliyor, ama ulaştırma sektörünün petrole dayandığı tüm dünyanın gerçeği. Sayın Doğan çöplüklerden yayılan metan gazını da yazısına almış. Doğru, metan da sera gazlarından biridir, ama o metan gazı aynı zamanda bir an önce değerlendirme bekleyen bir enerji kaynağıdır, bundan hiç söz etmiyor. Bakanın sözlerine aynen katılır görülen Sayın Doğan, “Çok geniş bir çevre düzenlemesi, atıkların arıtılması v.s. için Türkiye’nin toplam 30-35 milyar Euro’luk yatırıma ihtiyacı var” diye tekrar vurguluyor. Bu hesap ne kadar doğru acaba? Bunu bilmiyorum. Burada önemli olan soru, Türkiye’nin bu yatırımı dışarıdan çekip çekemeyeceği? Türkiye bu yatırımı dışarıdan çekebilir de, bunun yolu Kyoto’yu imzalamaktan geçiyor. Buna hiç değinmemesi de Sayın Doğan’ın şansızlığı!
 
Sayın Doğan, Kyoto’yu imzalaması için Rusya’ya ödün verildiğini, bunun da “uluslararası kapitalizmin bin türlü dalaveresi” ile yapıldığını söylüyor. Aşağıda uzmanımız Nalan Gainer’in yazısından okuyacağınız gibi, bu kapitalizmin dalaveresi ile verilen bir ödün yok, Rusların pazarlık gücü ile kazandıkları bir başarı var. Türkiye’ye de tanınan bir hak var, ama Türkiye ne kazandığını bilmiyor durumda?
 
Türkiye, OECD ülkesi olduğu için başlangıçta sanayileşmesini tamamlamış gelişmiş ülkeler arasına, daha doğrusu kirletici ülkeler listesine alınmıştı. Yıllarca bunun savaşımını veren Türkiye, sonunda özel koşullarının tanınmasıyla isminin bu listeden silinmesi kararını “Taraflar Konferansı Genel Kurulu’ndan çıkartarak, kirletmeyen ülkeler listesine dahil olmayı başardı. Liste I ya da II veya Annex A ya da B savaşımı buydu. Peki, Türkiye’ye tanınan özel koşullar ne idi?
 
RESSİAD’ın 11 Şubat 2005 tarihli Kyoto Protokolü ve Türkiye Semineri’nde bu soruyu Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü uzmanlarına sorduk. İnanamayacaksınız, ama “Bilmiyoruz” yanıtını aldık. Elbette Dışişleri’nde bilenler olmalıydı! Ancak, Dünya Bankası ile bu konularda çalışma yürüten uzman danışmanımız Nalan Gainer, daha önce sitemizdeki bir yazısında da açıklamıştı. Türkiye kendisine tanınan özel koşulla, kirletici durumunda kalan ülke olmakla birlikte, kirletmeyen ülkelerin karbon kredisi pazarlama  haklarını elde etmişti ki, bu çok önemli bir kazançtı. Kyoto Protokolü sırf bu kazançla imzalanabilir.
 
Çevre ve Orman Bakanı Sayın Pepe’nin, “Türkiye’nin çevre alt yapı ve düzenlemesi için  30-35 milyar Euro’luk yatırıma ihtiyacı var. Bu koşullarda, Kyoto Anlaşması’nı Türkiye en erken 2015’de imzalayabilir” sözü, politik olarak pazarlık kokan bir söz. “Niçin 2015?” derseniz, o da Sayın Bakan’ın kurnazca seçtiği bir tarih. Fakat, haberi veren ve köşesinde yorumunu yapan Sayın Doğan’ın bu konulara yabancı olduğu anlaşılıyor. Ben hep savunagelmişimdir, “Her köşe yazarının bir ana konusu olması gerekir” diye. Her pencereden olaylara bakan, her konuya el atan ansiklopedik köşe yazarlığı döneminin geçtiğine inanan bir köşe olageldim. “Enerji” ve “Çevre” pencereleri uzmanlık ister. Neyse, şimdi yine sorumuza dönelim de Sayın Pepe’nin niçin 2015’i telaffuz ettiğini yorumlayalım.
 
Protokol, sanayileşmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını 2012’ye kadar, 1990 yılı seviyesine göre en az yüzde 5 oranında azaltmalarını öngörüyor.  Şimdi de bunun Avrupa Birliği’ne yansımasına bakalım. Kyoto Protokolü uyarınca 15 eski AB üyesi, sera etkisi yaratan belirli gazların emisyonunu 2012 yılına kadar, 1990 yılındaki seviyenin yüzde 8 aşağısına çekecek. Yeni üyeler ise, Malta ve Güney Kıbrıs dışında, yüzde 6 ile 8 arasında bir emisyon indirimi sağlayacaklar.
 
AB’nin genel kanaati, “Küresel ısınmanın devam etmesinin ekonomileri tehdit ettiği” şeklinde. Daha da öte giderek, Kyoto Protokolü’nün gereklerinin yerine getirilmesi, AB kapsamında “Ahlaki bir zorunluluk” olarak görülüyor. Politikası da bu ilkelere dayanıyor. Ocak ayında AB’de emisyon ticareti resmen başladı. Küresel boyutta bir kömür piyasası AB’nin gündeminde. AB ayrıca ileri bir adım daha atarak, Avrupa Komisyonu ile iklim değişikliğine ilişkin 2012 sonrası stratejisini belirledi. Bu bilgiler AB internet sitelerinde var, Sayın Doğan’ın makalesi ile hemen aynı günlerde İktisadi Kalkınma Vakfı E-Bülteni’nde de yayınlandı. Sözün kısası, AB için durum böyle olunca, AB’nin kapısında sıra bekleyen Türkiye 2012’den öte bir 2015 tarihinde Protokol’e imza atabilir mi? Hiçbir kuvvet bu direnci gösteremez!
 
Türkiye 2015’den çok önce, 10 yıl öteye gitmeye de gerek yok, bu yıl ya da gelecek yıl bu protokolü imzalamak durumunda kalacak da, “Ben çevre alt yapımı tamamlamak, emisyon yayımını aşağı çekmek için yeni yatırımlar yapacağım, bana mali imkân yaratın” talebini şöyle ya da böyle seslendiriyor görünümünde. Yalnız bu sesin Dışişleri Bakanlığı’ndan ve henüz her nedense bir türlü seçilemeyen AB Baş Müzakerecisi’nin ağzından çıkması gerekir.
 
Biz somut bir-iki soru ile irdelememizi sürdürelim. “Türkiye başka ödün koparamazsa, Kyoto Protokolü’nü imzalamamalı mı?” Hemen belirtelim, Türkiye’nin önünde imzalamamak diye bir alternatif yok! Pazarlıkta da Türkiye geç kaldı. Son 5 aydır, yaptığımız temaslarda Türkiye’deki yetkililerin konuya yeterince vakıf olmadıklarını gördüm ve üzüldüm. Bu açık bir an önce kapatılmalı. Önemli soru şu: Türkiye bu protokolü imzalayınca ne olacak?
 
1)        Listelerdeki değişikliğe ilişkin olarak tanınan özel koşul sonucu, karbondioksit emisyonu 1990 verileri ile dünya ortalamasının altında kalan ve bu nedenle kirletici olmamakla birlikte OECD’nin gelişmiş ülkeleriyle birlikte ele alınarak yine de kirletici  ülke sayılan Türkiye’de, diğer gelişmiş kirletici ülkeler, kirletmeyen ülkelerde yapmakla yükümlü oldukları yatırımları yapabilecekler. Yani Avrupa’daki bir kirletici ülke, bir Afrika ülkesine yatırım yapacağı yerde, gelip Türkiye’ye çevre düzenlemesi yatırımı, ağaçlandırma yatırımı, yenilenebilir enerji yatırımı vs. yapabilecek ve böylece kendi emisyon fazlasını ödemiş olacak. Pek çok Avrupa ülkesi kendi çıkarı için Türkiye’yi seçecek. Ancak, onların bu seçimi yapabilmesi için bizim de Kyoto Protokolü’nü imzalamamız gerekiyor.
2)        Yenilenebilir enerji açısından ise Türkiye’nin çok önemli bir konumu var. Türkiye hidroelektrik enerji potansiyeli bakımından Avrupa’nın başta gelen ülkelerinden biri. Avrupa ise bu konuda kendine yeterli değil. Su potansiyeli bir-iki ülke dışında çok az. Karasal rüzgâr potansiyelinde sorunları var, daha pahalı projelerle denizlere açılmak zorunda kalıyorlar. Türkiye yenilenebilir kaynaklarını değerlendirerek, aşağıda açıklanacağı gibi, yılda 19 milyar dolar dış gelir elde edebilir. Yalnız, bu gelirin sağlanabilmesi için bizim de Kyoto Protokolü’nü imzalamamız gerekiyor.
 
DSİ’nin kabulleri ile Türkiye’nin brüt 430 milyar kWh/yıl, teknik olarak kullanılabilir 215 milyar kWh/yıl hidrolik potansiyeli var. DSİ yıllardan beri bu potansiyelin 125 milyar kWh/yıl’ının  ekonomik olduğunu iddia ediyor Oysa, artan petrol fiyatları ve gelişen teknolojik imkânlar diğer kaynaklarla rekabet edebilir ekonomik potansiyeli artırmış durumda. Nitekim, DSİ dışı çeşitli çalışma ve araştırmalar ekonomik olarak kullanılabilecek potansiyelin 190 milyar kWh/yıl kadar olduğunu göstermekte. Türkiye ise halen bunun 40 milyar kWh/yıl kadarlık bir bölümünü kullanıma sokmuş durumda.
Rüzgâr enerjisi için de 110 milyar kWh/yıl kadar bir teknik potansiyel söz konusu ise de, bugün ekonomik olarak kullanılabilir potansiyelin üst sınırı 50 kWh/yıl düzeyinde.
 
Bu iki yenilenebilir kaynakla Türkiye’nin kullanıma sokabileceği 160-180 milyar kWh/yıl düzeyinde bir potansiyel var ki, bunun AB piyasası koşullarındaki ekonomik değeri 10-14 milyar dolar/yıl. Bu enerjinin tümü yeşil elektrik olarak Avrupa’ya ihraç edilebilir. Bitmedi, kurulacak her bir MW’lık yenilenebilir enerji kurulu gücü yeşil sertifika ile emisyon ticaretine de konu olabilir. Böylece Türkiye’nin yenilenebilir enerji ticaretinden yıllık gelirinin 19-20 milyar dolar düzeyine çıkabileceğini hesaplar ortaya koyuyor. Bu ticaret de Avrupa’da kredibilitesi yüksek firmalarıyla yapılacaktır. Türkiye’nin Avrupa şebekesi UCET’e  önümüzdeki bir-birbuçuk yıl içinde bağlanacak olması,  enerji ihracının fiziki koşulunu tamamlıyor. Gerekli olan bir şart daha var. Kyoto Protokolü’nün imzalanması.
 
3)        Peki, Türkiye imzayı attı ve emisyonu vaat ettiği ölçüde azaltamadı, o zaman bunun yıllık mükellefiyeti ne olacak? En ileri koşulda bile yılda birkaç yüz milyon doları geçmeyecek. “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” ata sözümüzü hatırlatıp başka yorum yapmayalım. Artıları ve eksileri ile ne getirip ne götüreceğini görebilmek gerekiyor. Burada müdebbir bir tüccar gibi ticari açıdan bakmak zorundasınız.
 
Elbette Kyoto’ya birinci derecede etik yaklaşmak lazım. Geleceğimiz temiz dünyaya bağlı. İlkel teknolojili kömür santralları ile çevre kirletebileceğini kimse sanmasın artık. Sanayide de enerji verimliliği yüksek temiz teknolojiler kullanmak çağın gereği. Ya ulaştırma bundan farklı mı olacak. Herhalde bugünkü otomotiv endüstrimizi kaldıracak, yerine 1960’larda çekiçle kaportasını yaptığımız “Devrim” arabasının ilkel teknolojisini getirecek değiliz. Çünkü, otomotiv sektörümüz dünyada rekabet edebilir boyuta ulaştı ve çokuluslu bir sektör durumunda. Demiryollarında elektrifikasyon da çağın gereği. Karbondioksit emisyonu olmayan nükleer santralları, Kyoto olsa da olmasa da zaten yapmak zorundayız. Bir o kadar, hatta MW güçlerle onu defalarca katlayacak yenilenebilir enerji santrallarını da kurmamız gerekiyor ki, Kyoto bunu sağlayacak. Bunun içi de Kyoto Protokolü’nü imzalayarak, Avrupa ile bu konudaki işbirliğimizi geliştirmek zorundayız.
 
Ben Sayın Yalçın Doğan gibi düşünmüyorum, Çünkü, Türkiye’nin ulusal çıkarını, Kyoto Protokolü’nü imzalamakta görüyorum. Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Osman Pepe’nin Sayın Doğan’a söyledikleri bir siyasi pazarlığın stratejindeki slogan olabilir. Ben bunu fark ediyorum. Bu kez köşe yazarlığı açısından değil de, enerji mühendisliği açısından değerli meslektaşım Nalan Gainer de, aşağıda yer alan, “İklim Değişikliği ile Mücadele Konusunda Stratejiye İhtiyaç Var” yazısında beni destekleyen düşünceler öne sürüyor.
 
Sitemize koyduğumuz her iki yazımızı Sayın Doğan’a sunuyoruz. Umarız, değerli köşe yazarımız konuyu tekrar değerlendirir, olayı ideolojik kalıplar içinde değil de, ulusal çıkarlar boyutunda artısı ve eksisi ile ele alır. Artık olaya kapitalizm, sosyalizm pencerelerinden bakmanın bir anlamı kaldı mı ki?... 
 
 
İklim Değişikliği ile Mücadele Konusunda
Stratejiye İhtiyaç Var
 
NALAN GAINER
 
 
18 Şubat 2005 tarihli Hürriyet gazetesinde Yalçın Doğan’ın Çevre ve Orman Bakanımız Osman Pepe ile yaptığı söyleşiyi hayretle okuduk.  Sayın Bakan’ın Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü imzalama konusunda 2015 yılına kadar hiçbir şey yapmaması gerektiği hususundaki fikri biri olumlu, diğeri olumsuz iki olasılığı akla getiriyor: 
 
a) Türkiye pazarlık yapmak istiyor, bu nedenle bu tür menfi ifadeler kullanmaya başladı;
b) Türkiye hiçbir adım atmak istemiyor, boş veriyor. 
 
İlk olasılık Bakanlığın pazarlık stratejisi hazırladığının işareti.  Umarız durum öyledir, zira Kyoto konuşunda kesinlikle stratejik bir tutumla hareket etmek şart.  Rusya örneği henüz hafızalardan silinmedi.
 
Kyoto Protokolünü imzalamanın elektrifikasyonumuzu durduracağını düşünmemek lazım. Evet, daha temiz teknolojiler kullanmak, yenilenebilir enerjiye daha çok yatırım yapmak gerekecek. Ancak, bunların tümü kötü şeyler değil ki, aksine, dünyanın en kirli santralları, çok iyi tahmin ettiniz, TEAŞ’ın santralları.  Bu kepazeliği devam ettirmeye çalışmak akılla bağdaşmıyor.
 
Kyoto konusunda atılacak her adım protokolden sağlanacak faydaları azami dereceye çıkarmaya çalışmaktan geçmeli. Biliyorsunuz, Kyoto’yu imzalama konusunda Rusya Federasyonu  en uzun pazarlığı yaptı, (ama zaten onlar her zaman her konuda en uzun pazarlığı yapabilen, en çok istediğini koparabilen bir millet, diplomatlarımıza bir sorun) ve bir çok ilgili ilgisiz, gelecek kazanımı garantilemeden önce Kyoto’ya evet demedi. 
 
Bakanlık Kyoto’ya pazarlıksız evet demeyecekse, şu kritik sorular akla geliyor: 
 
“Pazarlık yapmaya hazırlanıyorsunuz, bunun için dünya kalitesinde bir ekip oluşturdunuz mu?  Kyoto’ya katılmakla katılmamak arasındaki kâr/zarar hesabını yaptınız mı, 35 milyar dolarlık rakam nasıl hesaplandı?   
 
İki yıl önce şu andaki Bakanlığın üst ekibi ile tanıştığımda kendilerine şu acizane tavsiyem olmuştu: Türkiye’nin Kyoto’nun ‘kirletici ülkeler’ listesinden çıkarılması için, evet, zorlu ama kazanılabilir bir hukuksal savaş açmanın çok yararlı olacağı konuşunda. Dünya üzerinde bunu yapmış bir sürü ülke örneği var, başkalarının hata ve akıllarından ders alarak hareket edilecek, proses oldukça kolay bitirilebilecekti, Türkiye’nin kendi şartları ve hakları dahilinde ‘kirletmeyen ülke’ statüsü çabuk alınırdı. Hiçbir şey yapmamayı tercih ettiler.
 
Gerçek şu ki, kirleten ülke olarak Türkiye birçok iklim fonuna para yatırmak zorunda. Zaten GEF Fonu’na (Global Environment Facility), Prototip Karbon Fonu’na, bu fonlar dahilindeki iklim projelerinden hiçbir kuruşluk yararlanamadan 10 yıldan beri (BM iklim Değişikliği Konvansiyonunu 2004’e kadar imzalamadığı için) Dünya Bankası ile yapılan anlaşma uyarınca her yıl payına düşen fon ödemesini yapıp durmuştu.  
 
Kirleten ülke ile kirletmeyen ülke statüleri arasındaki en büyük fark, iklim projelerinin maliyetlerini karşılamada yatıyor: kirleten ülkelerin yatırım payı bu projelerde oldukça yüksek, çok-taraflı yatırım fonlarının maliyetin büyük kısmını karşılamasına rağmen. Kirletmeyen ülkeler ise çok düşük proje maliyetiyle de iklim projelerine hem uygulama alanı oluyor, hem de katmer katmer projelerin doğurduğu dolaylı ekonomik faaliyete sahip olabiliyor.  Bakanımızın ekonomiye maliyeti hakkındaki düşüncesi doğru, ancak büyük resme baktığımızda bu maliyetin kazanılandan çok daha düşük olacağı görülüyor. 
 
Öyle bir iklim projesi düşünün ki Orman Genel Müdürlüğü tarafından gösterilen bir ormanlık araziyi (hani şu bomboş kalmış, orman vasfı sadece kağıt üzerinde olan) 100 yıllığına bir özel ağaçlandırma projesi olarak Kyoto Anlaşması çerçevesinde bir kirleten ülkeye karbon kredisi satmak üzere geliştirmek üzere emanet ediyor.  Dünya üzerinde böyle yüzlerce proje var artık ve tüm projelerin en önemli ortak yanı, ekonomik faydaların yanında fakir topluluklara olağanüstü sosyal fayda getirdikleri. Şirketim birkaç Latin Amerika projesini ABD Enerji Bakanlığı adına incelemişti.
 
Bunlar:
1) Hidroelektrik santral projeler
2) Biomass enerji projeleri
3) ‘EcoHousing’ teknolojisi ile sosyal konut projeleri (güneş enerjisi kullanmak ve örneğin, evleri dağ yamacına yaslamak gibi değişik mimari özelliklerin uygulandığı tasarımlarla yakıt ihtiyacını asgariye indiren konutlar)
4)  Fakir kasabaların uzun ömürlü CFL lambalarla donatılması
5)  Yüksek performanslı ısı yalıtımlı sosyal konut projeleri  
6)  Ağaçlandırma projeleri
7) Çabuk büyüyen ve tuzlu suda yetişen halophyte bitki (‘Salicornia’ bitkisi) çiftlikleri
8) Araçlarda CO emisyonunu sıfıra indiren monitörler
9) Araçlarda etanol kullanımı uygulamaları idi.
 
Gördüğünüz gibi hemen her alanda iklim projeleri yapmak mümkün.  Tüm bu projeler %40’a yakın oranda iklim değişikliği fonlarından (DB Prototip Karbon Fonu ve ülkelerin kendi karbon fonları) yararlanmış, kirleten ülkelerin %60’ini finanse ettiği oluşumlar.  Uygulama ülkeleri Meksika, Brezilya, Costa Rica, Bolivya, Güney Afrika. Projelerin direkt faydalarının yanında (yeni iş sahaları ve ülkeye karbon kredi satışından enteresan gelir) şu dolaylı faydalar sağlıyor:
 
1) ülkeye yeni teknoloji transferi
2) yan sanayide sağlıklı gelişme
3) köyden kente göç sıfıra iniyor
4) yan sanayinin (örneğin, ağaçlandırma projelerinde kerestecilik, suntacılık, mobilyacılık sahaları gelişiyor) yanısıra refahla gelen başka ekonomik faaliyetler de gelişiyor
5) ecoturizm gelişiyor
6) okullar açılıyor, daha çok çocuk eğitim görüyor
7) altyapı düzeliyor
8) Fakir topluluklar vergi veren, geleceğe büyük umutla bakan insanlar haline geliyor
 
Bunlar sadece dolaylı faydalardan bazıları. Tabii, hemen tümünün esas amacının karbon özümseme olduğunu unutmayalım.
 
Kyoto Protokolü ‘too good to be true’ (inanılmayacak kadar iyi görünen) bir uluslararası anlaşma. Nacizane fikrim şu ki, ülkemizin iklim projelerini geliştirmek ve uygulamak için harcayacağı para, protokolü imzalamamakla kaybedileceklerin yanında devede kulak misali çok düşük bir maliyet.  Bu maliyetin seve seve sırtlanması lazım. Neredeyse gözden kaçan bir faydası daha var bu maliyetin: çıplak Anadolu’nun tekrar yeşermesi  demek bu projeler. Yerel ekonomide domino etkisi yaratan tüm bu yatırımları biran önce kazanmak gerekir.  
 
Protokolü imzalamadan önce iyi bir pazarlık yapmakta çok büyük yarar var, projelerin hemen tamamının ülkeye en düşük maliyetle yaptırılması mümkün, öyle ki İngilizce’deki ‘bankaya kadar gülmek’ deyimini kullanacak kadar çok fayda sağlamak. Ruslar bunu yaptılar, çok büyük bir kirletici ülke olmasına rağmen Kyoto imzasından önceki pazarlıkta olağanüstü haklar edindikten sonra imzayı attılar.  
 
Türkiye de bu İklim Değişikliği Anlaşması konusunda bir strateji hazırlamalı ve harfiyen uygulamalıdır. Masaya çok hazırlıklı oturmak lazım, ülkeyi 20 yıl önceki bilgisayar çöplüğü gibi çevre konusunda da teknoloji çöplüğüne döndürmemek için ciddi pazarlık etmek şart.  Ancak saat tıklıyor, biran önce Kyoto’nun nimetlerinden faydalanmak üzere hareket etmek şart.
 
 
Nalan GaIner
President
PT Consulting Co.
1825 Eye Street, NW
Washington, DC 20006
Telephone:1 (202) 828 - 6286
Mobile: 1 (202) 315 - 6095
Fax: 1(301) 598 - 0796 

 

Merkez
Kuleli Sokak No:87 Daire:2, 06700 G.O.P./ANKARA

Tel: +(90) 312 436 95 98 - Faks: +(90) 312 436 95 98

Elektronik posta: ressiad@ressiad.org.tr